(Geçen hafta yazdığım öykü kabına sığmadı, uzadı!)
I
Emekli olmayı çok istedim. Gelirimizin azalacağını biliyordum. İdare ederiz diye düşündüm.
Bizim hanım, ben emekli olur olmaz, iş kovalamaya başladı. Dinlenmek istemez misin diye sormadı. Onun bulduğu işlerde çalıştım. Özel okullarda yarı zamanlı öğretmenlik yaptım üç kuruşa.
Artık yeter demeyi düşündüm düşünmesine de dillendiremedim. Masrafları kıssak, ömrümün kalan yıllarında gönlümce okuyup yazsam… Pandemi imdadıma yetişti. Evde, çalışma odamda düzenimi kurdum. İstediğim gibi okumaya yazmaya vakit ayırmaya başladım.
Rahat bırakmadı tabii. Bu sefer de okuduğuma yazdığıma karışmaya başladı. Nereden çıktı bu yazarlık sevdası diyordu, yüzünde yandan çarklı bir gülümseme.
Yazdıklarımı beğenmiyordu. Neymiş efendim, çok kısa yazıyormuşum, öykülerimin sonu yokmuş! Afili kelimeler kullanmadığım, ağdalı uzun cümleler kurmadığım için eleştiriyordu.
Ben sadece Hemingway’i dinliyordum. “Bir buzdağının hareketinin değeri, yalnızca sekizde birinin suyun üzerinde olmasından gelir.” demiyor muydu? Ben öykümün detaylarına hakimdim. Karakterimin don rengini biliyordum Yazmam şart mıydı?
Sen yazar olamazsın diyordu bana. Dünyayı mı gezmişim, ne anlatacakmışım…
Oysa bana Hemingway veriyordu gazı; “Bir yazar için erken yaşta alınabilecek en iyi eğitim mutsuz bir çocukluktur.” diyordu.
II
Ben kahvaltı ederken usulca odama girmiş. Okumuş yazdıklarımı.
“Senin çocukluğun mutsuz geçmedi ki, bilmediğim bir şey mi var?” diye başladı söylenmeye. Anasız babasız mı büyümüşüm, yoksa evlatlık mıymışım, aç açıkta mı kalmışım. Ona anlatmadığım bir şeyler mi varmış…
Görünenle yaşanan bir mi diye sormadım tabii. Bu da başka bir yazının konusu. Hayatı boyunca kıyıda yüzen, ayağı yere basmadıkça kendini yaşıyor addetmeyen birine dipte can çekişen mercanlardan bahsetmek abesle iştigal olurdu.
Konuyu hemen değiştirip, zeytinin neden bu kadar tuzlu olduğuna getirdim. Aynı yerden alınan aynı marka zeytin nasıl bu kadar farklı lezzette oluyordu? Uzun uzun konuşup artık kimseye güven kalmadığı hususunda hemfikir olarak konuyu kapattık.
III
Stephen King Yazma Sanatı kitabında “Kendi hikayeni yaz.” demiyor mu? Ben de kendi hikâyemi yazacaktım işte. Ama bizim hanım rahat bırakmıyordu ki!
Arif Usta’yı arayıp benim için çalışma odamın duvarına bir kitaplık yapmasını rica ettim. Geldi, ölçü aldı. Usulca alttaki kapaklı bölümün kilitli olması gerektiğini de tembihledim. Elini çabuk tutmasını söyleyip yüklüce bir peşinat ödedim.
Usta söz verdiği gibi tam bir ay sonra teslim etti kitaplığı. Tabii bizim hanım biraz bozuldu bu işe ama ben pek rahatladım. Neredeyse ana karnından başladım hikâyemi yazmaya. Defterim güvende, kilit altında. Döküldükçe döküldüm.
IV
Rilke’nin bahsettiği “söze dökülemeyen coşkuları” yazmanın peşine düşmüştüm. Yazı masamdan sadece bir iki lokma bir şey yemek için kalkıyordum. İlham perisi yakama yapışmıştı bir kere, kalemi elimden bırakamıyordum.
Raziye gittikçe huzursuzlanmaya, durduk yerde maraza çıkarmaya başladı. Evdeki elektrikli aletler bozuluyor, beni tamirat işleri için sokak sokak dolaştırıp, illâ tanıdığını söylediği ustalara yolluyordu.
V
O sabah yine erkenden kalktım. “Bir roman yazmanın en zor kısmı, onu bitirmektir.” diyordu Hemingway. Çok zorlansam da sona yaklaşıyordum.
Saatler su gibi akıp geçmiş. Bizim hanım beni kahvaltıya çağırmayı unutmuş. Yoksa rahatsızlandı mı?
Yatak odamıza girdiğimde komodinin üzerindeki zarf ve kapağı açık bırakılmış boş gardıroplar dikkatimi celbetti.
VI
Bu evliliğin böyle bitmesini istemezdim. Raziye’ye anlatamadım yazdıklarımın kurgu olduğunu. Hem benim özelimi karıştırmak da neyin nesi? Anahtarı donlarımın durduğu çekmecenin en dibinden nasıl bulmuş?
Yazma sevdası bana pahalıya patladı anlayacağınız.
Ama ne diyor Hemingway: “Yazarlık, nihayetinde, yalnız bir hayattır.”