Bu utanç hepimize yeter. İstanbul Sözleşmesi yaşatırdı.
Bu toprakların yetiştirdiği genç bir kadın. Henüz 27 yaşındaydı. Denizcilik eğitimi almış, hayatının baharında, umutlarının peşindeydi. Ama bu ülkede bir kadın olarak yaşamak; çoğu zaman hayallerini gerçekleştirmek değil, hayatta kalmaya çalışmak demek.
Sinem, boşanma aşamasında olduğu erkek tarafından Trabzon’un Beşikdüzü ilçesinde silahla katledildi. Üstelik bu cinayet, herhangi bir sürpriz değil. Çünkü Sinem, defalarca tehdit edildiğini söylemiş, şikayetçi olmuş, koruma istemişti. Ama korunamadı. Çünkü bu ülkede kadınların çığlığı genellikle öldükten sonra duyuluyor.
2025’in sadece ilk altı ayında en az 136 kadın erkek şiddeti ile öldürüldü. Bu ölümlerin çoğu, kadınların en yakınları tarafından gerçekleştirildi. Aynı dönemde 145 kadın ölümü ise ‘şüpheli ölüm’ olarak kayda geçti. Bu sayıların arkasında, tek tek dramatik hayat hikayeleri, yok sayılmış yardım çığlıkları ve ihmaller zinciri var.
Yalnızca Mart ayında 18 kadın cinayeti işlendi. Nisan ayında sayı 29’a, Ocak ayında ise 33’e yükseldi. Mayıs ayında, hemen yanı başımızda Rana Çavuş Gökçin ve ablası Yonca Çavuş, bir okulumuzda güvenlik görevlisi olarak işe alınan eski bir hükümlü tarafından katledildi…
Kadınların en çok öldürülme gerekçesi; “Boşanmak istemeleri”, “ilişkiyi reddetmeleri”, “hayatlarına dair karar almak istemeleri”
Tıpkı Sinem gibi.
Sinem’in koruma kararı vardı. Geçmişte öldürülen onlarca kadın gibi. Ama bu kararlar, uygulamaya geçirilmedikçe yalnızca prosedür belgeleri olmaktan öteye geçemiyor. Devletin, kadını aktif biçimde koruma yükümlülüğü kağıt üzerinde değil, sahada ve hayatta olmak zorunda.
İstanbul Sözleşmesi Yaşatırdı!
Bu ülkede kadın cinayetleri azalmak yerine artıyorsa, bunun nedenlerinden biri de Türkiye’nin İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmiş olmasıdır. O sözleşme, kadına yönelik şiddeti önlemeyi, koruma mekanizmalarını güçlendirmeyi, failleri cezalandırmayı taahhüt ediyordu.
Bugün iktidar çevreleri hala bu sözleşmeyi “aileyi tehdit ediyor” diyerek karalamaya çalışıyor. Oysa asıl tehdit, Sinem gibi kadınların yaşam hakkını koruyamayan devlet aklıdır.
Sinem’in katili yalnızca tetiği çeken adam değildir. O tetiği zamanında engellemeyen sistem, koruma kararını uygulatmayan adli yapı, kadının çığlığını duymazdan gelen ve susturulmuş kamu vicdanı da suç ortağıdır.
Kadın cinayetleri bir kader değil, açık bir siyasal ve kurumsal başarısızlıktır. Bu ülkede kadın olmak; mücadele etmek, direnmek ve sürekli hayatta kalmaya çalışmak demekse, bu utanç hepimize yeter.
Bizler, bu gidişata sessiz kalmayacağız. İstanbul Sözleşmesi’ni yeniden yürürlüğe koyacağız. Kadınların sadece öldükten sonra değil, yaşarken duyulduğu bir sistem için mücadele edeceğiz. Koruma kararlarını uygulayan, caydırıcı cezalarla failleri korkutan, kadınları yalnız bırakmayan bir devlet için var gücümüzle çalışacağız.
Sinem’e sahip çıkamadık. Ama ondan sonra bir tek kadının daha adı bir cinayet haberiyle anılmasın diye mücadelemiz sürecek.
Kadınlar yaşasın diye.
