DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HAKKINDA SUÇ DUYURUSU

Son dönem Cuma hutbelerinin içerikleri eleştirilerek, özellikle kadınlara yönelik ifadelerin toplumsal sabrı taşırdığı belirtildi.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI HAKKINDA SUÇ DUYURUSU
Yayınlanma: Güncelleme: 319 views

Anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, laiklik başta olmak üzere Anayasa ile belirlenen temel niteliklere ve kendi kuruluş ilkelerine uygun davranmak zorunda olduğu vurgulandı.

Yapılan açıklamada, Diyanet’in uzun süredir kamuoyuna sunduğu fetva niteliğindeki paylaşımlar ve son dönem Cuma hutbelerinin içerikleri eleştirilerek, özellikle kadınlara yönelik ifadelerin toplumsal sabrı taşırdığı belirtildi.

Son olarak camilere gönderilen “Kul Hakkı Ateşten Gömlektir” başlıklı hutbenin; “Anayasayı İhlal”, “Görevi Kötüye Kullanma” ve “Halkı Kin ve Düşmanlığa Tahrik” suçlarını içerdiği ifade edildi.

Bu kapsamda, Diyanet İşleri Başkanı Ali Erbaş ve sorumluluğu tespit edilecek diğer kişiler hakkında gerekli soruşturmanın yapılarak kamu davası açılması talep edildi.

Söz konusu suç duyurusu, kamuoyunun ve basının bilgisine sunuldu.

 

ANKARA NÖBETÇİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NA
MÜŞTEKİ
: Atatürkçü Düşünce Derneği
VEKİLİ
: Av. Dorukcan DAVUTOĞLU
ŞÜPHELİ
: Ali ERBAŞ ( Diyanet İşleri Başkanı ) Ve Tespit Edilecek İlgililer
SUÇ
: 5237 Saylı TCK. M. 216, 257, 309
AÇIKLAMALAR
:
Diyabet İşleri Başkanlığı tarafından son dönemlerde yayınlanan ve camilere gönderilen Cuma
hutbelerinde kadınlara yönelik ifadeler yer almakta olup, özellikle ” Kul hakkı ateşten gömlektir. ” başlıklı
yazıda
“ Karşılıklı rıza olmadan Yüce Rabbimizin koyduğu miras ölçüsünü değiştirmek ilahî adalete aykırıdır.
Dolayısıyla kişinin; kız çocuklarını mirastan mahrum bırakması, kız çocuklarının da Allah’ın takdir ettiği
hakka razı olmaması kul hakkıdır. ” denmektedir.
Anılan ifadenin Medeni Kanun başta olmak üzere tüm düzenlemelere aykırı olduğu ortadadır. Diyanet
İşleri Başkanlığı, tüm kurum ve kişilerin olduğu gibi, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda yer alan Eşitlik
ve Laiklik ilkesi başta olmak üzere tüm düzenlemelere uygun şekilde hareket etmek zorundadır.
1. Yasalar uygun davranma zorunluluğu bulunan Diyanet İşleri Başkanı ve
diğer ilgililer tarafından eşitlik ve laiklik gibi temel bir ilke hiçe saydığından Türk Ceza Kanunu’nun 309.
Maddesinde yer alan suçu işlemiştir.
Anılan maddede;
” Cebir ve şiddet kullanarak, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının öngördüğü düzeni ortadan kaldırmaya
veya bu düzen yerine başka bir düzen getirmeye veya bu düzenin fiilen uygulanmasını önlemeye
teşebbüs edenler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılırlar.
Bu suçun işlenmesi sırasında başka suçların işlenmesi halinde, ayrıca bu suçlardan dolayı ilgili hükümlere
göre cezaya hükmolunur.
Bu maddede tanımlanan suçların işlenmesi dolayısıyla tüzel kişiler hakkında bunlara özgü güvenlik
tedbirlerine hükmolunur. ” düzenlemesine yer verilmiştir.
Burada, suçun failleri tarafından amaca yönelik yapılan hareketin ayrıca suç teşkil edip etmemesi önemli
olmaksızın, amacın ne olduğuna bakılmalıdır. Bu sebeple, Anayasayı ihlal suçu serbest hareketli bir
suçtur. Dolayısıyla bu suç hareketin yapılmasıyla tüketilen ani suçlardandır. Şu kadar ki; tıpkı diğer
suçlarda ve bu suçlara teşebbüste olduğu gibi, Anayasayı ihlal suçunda da suçun icrasına elverişli
hareketlerle başlamak gerekir ki bu suçta hareketin elverişli kabul edilebilmesi için, her şeyden önce
cebri olması aranmaktadır. Cebirden kasıt ise maddi cebir olabileceği gibi manevi cebrin de söz konusu
olabileceğidir.
Görevleri gereği devletin kamu gücünü elinde bulunduran Dİyanet İşleri Başkanı ve diğer ilgililer
tarafından sahip oldukları kamusal güç nedeniyle suçun işlenmesinin kolay olacağı aşikar olduğundan
anılan kişiler açısından manevi cebrin yeterli olacağı göz önüne alınmalıdır.
Keza, anılan suçta anayasayı ihlalden kastedilen sadece cebir ve şiddetle Anayasa’da hüküm altına alınan
düzenlemelere aykırı bir hareket olmayıp, anayasal düzene hakim olan ilkelerin ve anayasada yer alan
normların yazılı olarak muhafaza edilmesi ancak, fiilen uygulanmasına engel olunması veya işlevsiz
kılınmasıdır. Dolayısıyla, yukarıda açıklananlar ile birlikte değerlendirildiğinde, şüpheliler tarafından
Anayasa’yı ihlal suçunun işlendiği iddiası soruşturulmalıdır.
2. Bunun yanında, Türk Ceza Kanunu’nun ” Görevi Kötüye Kullanma ”
başlıklı 257. maddesinde;
” Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerine aykırı hareket etmek
suretiyle, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat
sağlayan kamu görevlisi, altı aydan iki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Kanunda ayrıca suç olarak tanımlanan haller dışında, görevinin gereklerini yapmakta ihmal veya gecikme
göstererek, kişilerin mağduriyetine veya kamunun zararına neden olan ya da kişilere haksız bir menfaat
sağlayan kamu görevlisi, üç aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ” düzenlemesine yer
verilmiştir.
Dosya konusu olaylarda, Diyanet İşleri Başkanlığı ilgililerinin açık şekilde görevin gereklerine aykırı
hareket ettiği, dolayısıyla bu açıdan da soruşturma yapılması gerektiği ortadadır.
3. Bununla birlikte, Türk Ceza Kanunu’nun m. 216’da düzenlenen ” Halkı
kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama ” başlıklı maddesinde;
” Halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini,
diğer bir kesimi aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik eden kimse, bu nedenle kamu güvenliği
açısından açık ve yakın bir tehlikenin ortaya çıkması halinde, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile
cezalandırılır.
Halkın bir kesimini, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen
aşağılayan kişi, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya
elverişli olması halinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. ” denmiştir.
Anılan madde, gerekçesi ile birlikte değerlendirildiğinde, tanımı yapılan “Halkı kin ve düşmanlığa tahrik”
suçunun, hukuk devleti olma standardı yüksek olan birçok ülkenin Ceza Kanunlarında yer aldığı, hiçbir
devletin, vatandaşları arasında, muayyen özelliklere sahip bir kesiminin diğer kesimi aleyhine kin ve
düşmanlığa, öç almayı gerektirecek şiddetli nefrete yönlendirilmesine seyirci kalamayacağı gerçeği
ortaya çıkmaktadır.
Burada, suçu oluşturan “ tahrik ” unsurunun, soyut saygısızlık ve reddin ötesinde, bir halk kesimine karşı
düşmanca tavırlar gösterilmesini sağlamaya veya bu tür tavırları pekiştirmeye objektif olarak elverişli
olmalıdır.
Bir diğer unsur olan kin, “ öç almayı gerektirecek şiddetli düşmanlık hareketlerin zeminini oluşturan
psikolojik bir hâl ” olarak, düşmanlık ise, “ husumet beslenen konuya karşı düşünerek, tasarlayarak zarar
vermeye, onu mağlup etmeye yönelmiş kin duygusu ” olarak da tanımlanabileceği açıklanmıştır. Şu
hâlde kin ve düşmanlık; “ husumet beslenen konuya karşı tasarlayarak zarar vermeye, öç almayı
gerektirecek şiddette nefret duymaya yönelik hareketlerin zemini oluşturan psikolojik bir hâl ” olarak
açıklanabilir.
Atılı suça ilişkin olarak Yargıtay 16. Ceza Dairesi’nin 2017/2486 E., 2017/5784 K. Ve 18.12.2017 tarihli
kararında;
” Somut bir tehlike suçu olarak 5237 sayılı TCK’nın 216/1 maddesinde düzenlenen ve kamu düzenini,
toplum huzurunu/barışını himaye eden, esas itibariyle nefret söylemini sınırlandırmayı hedefleyen Halkı
Kin ve Düşmanlığa Tahrik Etmek suçu; halkı, sosyal sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığına
dayanarak birbirine karşı kamu düzeni için tehlikeli olabilecek şekilde düşmanlığa veya kin beslemeye
alenen tahrik edilmesini cezalandırmaktadır. ” denmektedir.
Mahiyeti ve yapısı itibariyle Anayasanın 26., AİHS’nin 10. maddeleri ile teminat altına alınan düşünceyi
açıklama ve yayma hürriyeti bağlamında suç tanımında gösterilen hassasiyetin uygulamada da
gözetilmesinde zaruret bulunduğundan, kamu düzeni ve toplum huzurunu korumak gibi meşru bir
amaca yöneldiğinde kuşku bulunmayan müdahalenin, demokratik bir toplumda zorlayıcı bir toplumsal
ihtiyaçtan kaynaklanıp kaynaklanmadığının ve hakkın özüne dokunmadan ölçülü/orantılı bir müdahale
olup olmadığının olaysal olarak değerlendirilmesi gerekir.
Bu haliyle, dosya konusu somut olayda, laiklik ve eşitlik karşıtı olarak algılanan söylemlerin, halkın ” kin
ve düşmanlık ” duygularını tahrik edici seviyede olduğu malumunuzdur.
4. Tüm bunların yanında, Türk Ceza Kanunu’nun ” Görev Sırasında Din
Hizmetlerini Kötüye Kullanma ” başlıklı 219. maddesinde;
” İmam, hatip, vaiz, rahip, haham gibi dini reislerden biri vazifesini ifa sırasında alenen hükümet idaresini
ve Devlet kanunlarını ve hükümet icraatını takbih ve tezyif ederse bir aydan bir seneye kadar hapis ve
adlî para cezası ile cezalandırılır veya bunlardan birine hükmolunabilir.
Yukarıdaki fıkrada gösterilen kimselerden biri işbu sıfattan bilistifade hükümetin idaresini ve kanun ve
nizam ve emirleri ve dairelerden birine ait olan vazife ve salahiyeti takbih ve tezyife veya halkı kanunlara
yahut hükümet emirlerini icraya veya memuru memuriyetinin vazifesi icabına karşı itaatsizliğe tahrik ve
teşvik edecek olursa üç aydan iki seneye kadar hapse ve adlî para cezası ve müebbeden veya
muvakkaten bilfiil o vazifeyi icradan ve onun menfaat ve aidatını almaktan memnuiyetine hükmolunur.
Kendi sıfatlarından istifade ederek kanuna göre kazanılmış olan haklara muhalif iş ve sözlerde
bulunmaya, bir kimseyi icbar ve ikna eden din reis ve memurları hakkında dahi baladaki fıkrada yazılı
ceza tertip olunur.
Bunlardan biri dini sıfatından istifade ederek, birinci fıkrada yazılı fiillerden başka bir cürüm işlerse altıda
bir miktarı çoğaltılmak şartıyla o cürüm için kanunda yazılı olan ceza ile mahkûm olur.
Şu kadar ki kanun işbu sıfatı esasen nazarıitibara almış ise cezayı çoğaltmaya mahal yoktur. ” maddesi
yer almakta, özellikle ikinci fıkra, dosya konusu olaya birebir uygulanabilir durumdadır.
5. Müvekkil Atatürkçü Düşünce Derneği adına suç duyurusunda bulunma
zorunluluğu, derneğin tüzüğünde yer alan kuruluş nedeninin verdiği sorumluluktan doğmaktadır.
Derneği Kuruluş Nedeni;
” Atatürk’ün bedensel varlığının artık aramızda bulunmamasından cesaret alan içteki ve dıştaki kimi
olumsuz güçler, O’nun yeni Türk Devletini yaratma doğrultusunda ilk adımı attığı 19 Mayıs 1919’un
üzerinden tam 70 yılın geçtiği bu günlerde, Atatürk devrim ve ilkelerine karşı, açık ya da kapalı
saldırılarını doruğa ulaştırmış bulunmaktadır. Bundan daha kötüsü, plânlı ve sinsi bir çalışma ile, o
devrim ve ilkeleri gelecekte yok etmek çabası içindeler.
Oysa Atatürk;
Sadece “bağımsızlığı tümüyle tehlikeye düşmüş Türk Ulusunu ve yurdunu emperyalist güçlerin
işgalinden kurtaran bir büyük asker “değildir. O, bunun çok daha ötesinde, örneğin siyasal, kültürel ve
ekonomik alanlar başta olmak üzere, her alanda bağımsızlığımızı yok edici ya da kısıtlayıcı olumsuz
bağları koparan;
Ulusal egemenliği gerçekleştirerek Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran;
Kişisel inançlara dokunmayarak, toplumumuzu Ortaçağ zihniyetinden ve şeriattan kaynaklanan “nakil”e
dayalı kurum ve kurallardan kurtarıp, sürekli biçimde çağdaş ve uygar bir ulus olmanın ve böyle
kalmanın yollarını gösteren , “akıl”a dayalı lâik düşünce, lâik hukuk ve lâik öğretim sistemlerini toplum
yaşamında egemen kılan;
Tüm özgürlüklerin ve insan haklarının sosyal Hukuk Devletinin ve çoğulcu demokrasinin yolunu açan;
Yüzyıllarca ikinci sınıf insan durumuna düşürülmüş Türk kadınını gerçek yerine yükseltip, eşit haklara ve
eşit onura sahip insan ve yurttaş yaparak yapay eşitsizlikleri kaldıran;
İçten ve dıştan kaynaklanan her tür sömürüye karşı çıkarak, halkın yalnız siyasal değil, ekonomik ve
sosyal alanda da gerçek efendi durumuna gelmesini ve tüm yurttaşların gönencini devletin varlık nedeni
ve amacı sayan;
Ulusal ekonominin girişimcilerin keyfine, yalnız kâr ve rekabet mekanizmasına göre başıboş biçimde
işlemesine değil, toplumun ve tüm yurttaşların gereksinimlerini karşılayacak biçimde devlet tarafından
yönlendirilmesini ilke olarak benimsemiş ve benimsetmiş olan;
Yurdumuzun yeraltı ve yerüstü zenginliklerinden, Türkiye halkının yararlanmasını benimseyen ve kabul
ettiren;
Misak-ı Millî sınırları içinde “Türk’üm” diyen herkesin Türk olduğu ölçütünü getirerek, ırkçılığı reddedip;
yapıcı, olumlu ve çağdaş Türk Ulusalcılığını yaratarak, onu devletimizin temel ilkelerinden biri yapan;
Her yurttaşın eğitimden, bilimden ve sanattan payını almasını, “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür
kuşaklar’ın yetiştirilmesini devletin başta gelen görevi yapan;
Kültür emperyalizminden kurtulabilmemiz ve eğitimin yaygınlaştırılabilmesi için yeni Türk harflerini
kabul etmenin yanında Türk dilinin arındırılması ve zenginleştirilmesini büyük bir toplumsal görev sayan;
Türk Ulusunun tarihini, çağdaş insan kökenine bağlayan;
“Yurtta barış, Dünyada barış” ilkesi ile devlet yaşamında ve uluslararası ilişkilerde kaba kuvveti, ırkçılığı,
saldırı savaşını mahkûm eden;
Dış politikada “Dünya uluslar ailesinin eşit haklara sahip onurlu bir üyesi olma” ölçütünü ve “karşılıklılık
kuralını” vazgeçilmez ilke yapan;
Bütün ulusların insanlık ailesinin bir parçası olduğunu vurgulayarak, insanlığın bütünleşmesi
düşüncesinin tohumlarını atan Çağdaş Devlet Kurucusudur.
Bu durum karşısında Atatürk devrim ve ilkelerinin, toplumsal sorunlarımızın çözümlenmesinde ışık
tutucu niteliğe ve yaratıcı güce sahip olduğuna inananlar, ” Atatürkçü Düşünce Derneği ” ni kurarak,
O’nun devrim ve ilkelerinin gelecekte de egemen olmasına katkıda bulunma ve onlara bekçilik yapma
zorunluluğunu duymuşlardır. ” denmek suretiyle işbu dosyada taraf olarak yer alınmasının nedeni
açılanmıştır.
TALEP VE SONUÇ
: Yukarıda açıklanan ve re’sen göz önüne alınacak sebeplere binaen; Sayın
Savcılık tarafından Diyanet İşleri Başkanı Ali ERBAŞ ve tespit edilecek diğer şüpheliler hakkında gerekli
soruşturmanın yapılarak, kovuşturma aşamasına geçilmesi için kamu davası açılmasını talep ederiz.
Saygılarımla.
Müşteki Vekili
Av. Dorukcan DAVUTOĞLU

İLK YORUMU SİZ YAZIN

Hoş Geldiniz

Üye değilmisiniz? Kayıt Ol!

Hemen Hesabını Oluştur

Zaten bir hesabın mı var? Giriş Yap!

Şifrenizi mi Unuttunuz

Kullanıcı adınızı yada e-posta adresinizi aşağıya girdikten sonra mail adresinize yeni şifreniz gönderilecektir.